CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI VE PARTİ SÖZCÜSÜ BÜLENT TEZCAN’IN BASIN AÇIKLAMASI (01 KASIM 2017)  
01.11.2017
3239
Yazı Boyutu: A- A+

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI VE PARTİ SÖZCÜSÜ BÜLENT TEZCAN’IN BASIN AÇIKLAMASI (01 KASIM 2017)

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Bülent Tezcan, Merkez Yönetim Kurulu (MYK) toplantısı sonrasında Genel Merkez’de düzenlediği basın toplantısında şöyle konuştu:


Değerli basın mensupları, hepiniz hoş geldiniz. Merkez Yönetim Kurulu toplantımızı tamamladık. Öncelikle Amerika Birleşik Devletlerinde hain bir terör saldırısı yaşandı New York kentinde, 8 kişi teröre kurban gitti. Öncelikle Allah’tan rahmet diliyorum terör saldırısında hayatını kaybedenlere ve bütün Amerikan halkına başsağlığı diliyorum. Dünya terörle mücadele konusunda bir kere daha ortak bir noktada buluşması gerektiğini hatırlamak zorunda.

BU BÜTÇE HALKIN BÜTÇESİ DEĞİL. ANKARA’DAKİ BEYLERİN BÜTÇESİ

Değerli arkadaşlar, hafta başında yeni Bütçe Kanun Tasarısı Bütçe Komisyonunda görüşülmeye başlandı. Söyleyecek çok şey yok. Her zaman olduğu gibi bu bütçe halkın bütçesi değil. Ankara’daki beylerin bütçesi. Bu bütçede üretimi artıracak adımlar yok. Bu bütçede gerçekten yoksulların sıkıntılarına çare bulacak çözümler yok. Bu bütçe işsizlikle mücadele bütçesi değil. Yoksullukla mücadele bütçesi değil. Üretim ekonomisi bütçesi değil, rant ekonomisi bütçesi, faiz lobilerinin bütçesi. Sadece 70 milyar lira faiz lobilerine aktarılacak para var bu bütçede. AK Parti sözde Genel Başkanı her seferinde faiz lobileriyle mücadele ettiğini söyler, AK Parti faiz lobilerinin iktidarı olma ayrıcalığını sürdürmeye devam ediyor. Nitekim bugüne kadar 15 yılda sadece yabancılara faiz olarak ödenen para 145 milyar dolardır. Yani 600 katrilyon lira vatandaşın cebinden çıkmıştır. Böyle bir bütçe, bugün açlık sınırı 1544 lira, yoksulluk sınırı 5 bin lira, bu bütçe yoksulluk ve açlığı ortadan kaldıracak bir bütçe değil.

BİR TARAFTA KURULMUŞ HÜKÜMET, BİR TARAFTA DA SARAY HÜKÜMETİ

Değerli arkadaşlar, Türkiye’de bir paralel dönemi yaşıyoruz. Bir tarafta kurulmuş hükümet var, bir tarafta da saray hükümeti var. Bugün Turizm Şurası yapılıyor, sarayda yapılıyor, Turizm Bakanlığı ortada yok. Zaten uzun zamandan bu yana bir tarafta hükümet sözcüsü var, bir tarafta da saray sözcüsü var paralel hükümetin sözcüsü. Her konuda dış ilişkilerden turizme kadar hangi konu varsa ekonomiden diğer alanlarda saray sözcüsü de, Sayın İbrahim Kalın da hemen çıkıp bir açıklama yapıyor. Şimdi de sarayda Turizm Şurası yapmışlar. Söyleyecek bir tane söz vardır bu konuda. Ülkenin itibarını ayaklar altına alırsanız turizmi ayağa kaldıramazsınız. Turizmi ayağa kaldırmanın yolu dünyada ülkenin itibarını ayağa kaldırmaktan geçiyor. O yüzden bu toplantılar ne yazık ki nafile toplantılar.

YAĞMA YOK, GERÇEĞİ SÖYLEMEYE DEVAM EDECEĞİZ!

Değerli arkadaşlar, tabi şimdi gelelim tabiri caizse zurnanın zırt dediği yer. Hani pazartesi gününden bu yana haftanın yoğun gündemi, sizin de en çok merak ettiğiniz, sanki Türkiye’nin temel meselesiymiş gibi iktidarın da böyle birden şaşkın bir görüntüyle üstüne atladığı mesele. Nedir bu? Faşist diktatör tartışması. Çok rahatsız oldular. Pazartesi bir gerçeği açıkladım dedim ki, “kral çıplak”. Pazartesi günü “kral çıplak” dedim. Açıklama korkulan, sadece bizim açıklayabildiğimiz, Sayın Genel Başkanımızın, Cumhuriyet Halk Partisi kadrolarının açıklayabildiği bir şeyi söyledim, ortalık karıştı. Ortalık karıştı; AK Partinin hükümet yetkilileri ve yöneticilerinden, milletvekillerinden taşı alan üstüme koşmaya başladı çok ilginçtir. Ben niye koştuklarını biliyorum, niye bu telaşa kapıldıklarını biliyorum. Olur da reis kenarda oturduğumuzu görürse bizim de istifamızı ister telaşı içerisinde en fazla hangimiz yükleniriz telaşına düştüler görüntüyü kurtarmak için. Her biri bir görüntü telaşına düştü. Oysa bizim görüntüyü kurtarmak diye bir derdimiz yok. Biz memleketin en önemli meselesini söyledik, söylemeye de devam edeceğiz. Ülkenin en önemli gerçeğine parmak bastık. Tehdit ve kuru gürültüye de pabuç bırakmayacağız. Onun için öyle her yandan saldırarak susturacaklarını sanıyorlarsa yanılıyorlar, yağma yok! Gerçeği söylemeye devam edeceğiz. Konuşamayanlar adına konuşmaya devam edeceğiz. Bizim bir görevimiz var.

BENİM GÖREVİM SENİN HOŞUNA GİDECEK SÖZÜ SÖYLEMEK DEĞİL

Bakın ne demişim hatırlayalım, “AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan faşist diktatördür” demişim. “Hatta sizin anlayacağınız dilden söyleyeyim diktatörün şeddelisidir” demişim. “Şeddeli diktatördür” demişim. Söylediğim söz bu faşist diktatör, diktatörün şeddelisi, şeddeli diktatör. Başka bir şey var mı? Yok. Ahlaki bir terim var mı? Yok. Siyasi bir kavram. Kabul edersin etmezsin, hoşuna gider gitmez, benim görevim senin hoşuna gidecek sözü söylemek değil gerçeği söylemek. Peki buna karşı hükümet sözcüsü çıkıp ne demiş? Her birinin söylediği var da hepsine girmeye gerek yok. Şimdi hükümet sözcüsünün buna karşılık söylediği sözlere bakın, “Edepsizlik, ahlaksızlık, terbiyesizlik, seviyesizlik…” bana hitaben söylediği. Yani diyor ki, edepsizsin, ahlaksızsın, terbiyesizsin, seviyesizsin diyor. Benim sözüm, “faşist diktatör, şeddeli diktatör”, bana söylenen, “edepsiz, ahlaksız, terbiyesiz, seviyesiz...” Benimki siyaset literatüründen alınmış sözler, bunlarınki ahlaki literatürden çıkarılmış sözler. Koyun yan yana; kim ahlaken hakaret etmiş, kimin sözü hakaret içerikli, kimin sözü siyaset içerikli vatandaşlarımızın vicdanına bırakıyorum, vatandaşlarımızın vicdanına! Haşa kötü söz sahibinindir. Kimse benim ağzımdan bugüne kadar siyasette ahlak ve edep dışı bir söz duymamıştır, duymayacaktır da. En ağır siyasi eleştiriyi yaparım, en ağır siyasi sözü söylerim, ama kötü söz sahibine aittir tıpkı burada olduğu gibi. Bu sözü söyleyenler kim kötü söz söylediyse sahibine ait. Yani bunun üzerinden öyle bir tablo yarattılar ki, bir kutuplaştırma siyasetini getirdiler merkeze oturttular. Siyaseten savunacağın bir şey varsa çık söyle. “Ben demokratım” de, “Bunu diyemezsin” de. Söyle görelim; neren demokrat, neren değil. Ama sen çıkacaksın bir taraftan trollerle kampanya, bir taraftan hükümet sözcüleriyle kampanya, bir taraftan savcıları harekete geçirme hesabıyla, bir taraftan mahkemeleri harekete geçirme hesabıyla bir yapay terör ortamı yaratacaksın, şiddet ve saldırı, tehdit ortamı beni de yıldıracağını sanacaksınız. Yok öyle yağma! Biz mazlumların sesi olmaya devam edeceğiz. Bu sözlerin hiçbirisine de pabuç bırakmayacağız. Niye kutuplaştırıyorsunuz toplumu? Siyaset bir tartışma alanı. Çıkacağız milletin önünde tartışacağız, düşüncemizi söyleyeceğiz. Kutuplaştırma, iktidara geldiğiniz günden bu yana, bu toplumu kutuplaştırarak iktidarınızı sürdürme modeliniz haline geldi. Faşizmin yöntemidir kutuplaştırma. Çıkın, dağarcığınızda söyleyecek sözünüz varsa çıkar konuşursunuz.

DEMOKRASİYİ ORTADAN KALDIRMANIN BEDELİNİ MİLLETE ÖDEYECEKSİNİZ

Onun için bu anlaşılan onları çok rahatsız etti. Bir kısmı da rahatsız olmuş görünerek göze girmek için herkesten fazla açıklama yapma ihtiyacı duydu. Ama ne güzel ki şu Allah’ın hikmeti Ankara Cumhuriyet Savcılığı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatları Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ’ı tekzip etti. Nasıl tekzip etti? Hemen avukatlar koştular suç duyurusunda bulundular. AK Parti Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ ne demişti? “Faşist diktatör olsaydı, Türkiye’de diktatörlük olsa sen bu sözleri söyleyemezsin” demişti bana. Yani sanki onların lütfuyla söylemişiz gibi. Bu sözleri söylemenin bir bedeli olduğunu biliyoruz. Bu sözleri Türkiye’de söylemenin kolay olmadığını biliyoruz. Bu sözleri söyledi ya da böyle düşündü diye gazetecilerin, aydınların hapishanede olduğunu biliyoruz. Bu sözlerin bedelini göze alarak çıkıp söyledik. Sayın Bekir Bozdağ, öyle sandığın gibi ya da anlattığın gibi Türkiye güllük gülistanlık bir yer değil. Bu sözleri söylemenin bedeli olmadığı bir ülke değil. Zaten söylediniz, dört bir yandan tehdit ederek bakanlar düzeyinde, Cumhurbaşkanlığı İletişim Koordinatörleri düzeyinde hesabını vereceksin, bedelini ödeyeceksin dedin eyvallah, eyvallah. Demokrasi için ödenecek bedel neyse bunu ödeyeceğiz. Ama siz de ülkede demokrasiyi ortadan kaldırmanın bedelini millete ödeyeceksiniz.

Şimdi ne oldu? Dedim ya Ankara Cumhuriyet Savcısı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatları Hükümet Sözcüsü Bozdağ’ı tekzip ettiler. Nasıl tekzip ettiler? Hemen soruşturma başlattılar; bir siyasetçi bu siyasi sözleri nasıl söyler diye, AK Parti Genel Başkanına bu sözleri nasıl söyler diye soruşturma başlattılar. Demek ki, bir bedel var, savcıların soruşturmasını, mahkemelere çıkmayı göze alma pahasına söylenebiliyor Türkiye’de bu sözler. Onun için öyle çıkıp da diktatör değiliz savunmasını bunun üzerine oturtamazsınız, ondan sonra çöker. Başka bir şey daha var biraz önce söyledim. Biz konuşamayanlar adına da konuşuyoruz. Şunu da çok iyi biliyoruz, bu süreçten rahatsız olan AK Partili bakanlar var. İktidarın bu tutumundan, sarayın bu tutumundan, Türkiye’de yaratılan bu faşist diktatörlük ortamından rahatsız olan AK Partili bakanlar var. AK Partili milletvekilleri var, AK Partili belediye başkanları var ama konuşamıyorlar. Çok iyi biliyorum biz o konuşamayanlar adına da konuşuyoruz ve eminim biz bunları söyledikçe yürekleri soğuyor. Huzur buluyorlar, rahatlıyorlar, Türkiye’de bir çıkış umudu var demek ki kapanmadı o çıkış umudu diye.

GOEBBELS BUNLARI GÖRSEYDİ “BEN MESLEĞİMİ İYİ YAPAMAMIŞIM” DİYE KENDİNDEN UTANIRDI

Şimdi rahatsız oldukları konu; rejimin adı. Türkiye’de demokrasi yok, bu kadar açık. Bunu söyleyince rahatsız olmuyorlar. İyi de demokrasi yok da ne var? Rejimin adını koyacağız. Türkiye’de demokrasi yok. Biz diyoruz ki, “Bu rejimin adı faşist diktatörlüktür.” Millet rejimin adını bilecek, millete anlatacağız bu rejimin ne olduğunu. Şimdi kafadan atmıyoruz bunu tarihte ve günümüzde ortaya çıkmış faşist rejimlerin hangi özellikleri varsa bu özellikleri yaşıyoruz, vatandaş yaşıyor bunu. Yani faşizm büyük yalanların organizasyonlarıyla iktidarlarını sürdürmez mi? Goebbels Hitlerin Propaganda Bakanı yalan bakanı değil miydi? Büyük yalanlar üzerine kurulu kampanyaları yürütmez mi faşist iktidarlar? Yürütür, yürütmüştür. Bugün yürütülmüyor mu? Evet. Dün FETÖ’yle işbirliği içerisinde olan iktidar şimdi kendisine muhalif olan herkese FETÖ’cü diyor, bundan daha büyük yalan olur mu? Sözcü Gazetesi FETÖ’cü diye dava açıyorlar, bundan daha büyük yalan olur mu? Cumhuriyet Gazetesi FETÖ’cü diye dava açıyorlar, bundan daha büyük yalan olur mu? Dün onlar FETÖ’yle iktidar bloğu oluşturdukları zamandan itibaren FETÖ’ye karşı mücadele etmiş gazeteciler, aydınlar, öğretim üyeleri bugün FETÖ’cü diye şiddete ve saldırıya maruz kalıyor. Bir büyük kampanya yaratmışlar. Kendilerinden başka herkes FETÖ’cü ama devletin harimi ismetini FETÖ’ye teslim eden bu iktidar FETÖ’cü değil, bundan daha büyük bir yalan olur mu? Böyle bir yalan organizasyonunu ancak faşist iktidarlar hayata geçirebilir ve ne yazık ki Türkiye bu noktadadır. Goebbels bunları görseydi kendinden utanırdı ben mesleğimi iyi yapamamışım diye. Çok açık. Bunları söylemeyecek miyiz? OHAL rejimi, KHK rejimi, 20 Temmuz darbesinin üzerine kurulmuş bir diktatörlükle karşı karşıya değil miyiz? Parlamento devre dışı bırakılmış, tek kişi her şeyi kontrol ediyor. Anayasa Mahkemesi denetlemesi gerektiği halde denetleyemiyor, korkudan denetleyemiyor. Bu rejimin adı nedir? Faşizm değil mi? Davaların adını Sayın Erdoğan koyuyor, AK Parti Genel Başkanı. Diktatör deyince rahatsız oluyor, davaların adını o koyuyor. Daha iddianame düzenlenmeden “bunlar casus” diyen Erdoğan değil mi? Savcılar o saatten sonra casusluk dışında bir iddianame düzenleyebilme şansına sahip değil. Büyükada iddianamesinde gördük, çıktı “casus bunlar” dedi iddianamede bir tane casusluğa ilişkin bir şey koyamadılar tahliye etmek zorunda kaldılar. Cumhuriyet Gazetesi, Sözcü Gazetesi, gazeteciler, aydınlar, öğretim üyeleri, siyasetçiler herkes tek merkezden talimatla suçlu olarak mahkeme önüne çıkıyor. Bu rejimin adı faşizm değilse nedir? Bunu siyaset bilimciler tartışsın. Bizim bildiğimiz, gördüğümüz siyaset bilimcilere başka bir ad koyabilir, ama bizim gördüğümüz bunun adı faşizmdir ve bunun sorumlusu olan, bunu temsil eden de faşist diktatördür. Hiç bunda alınacak bir şey yok.

KORKU DÜZENİNİN ADI FAŞİST DÜZENDİR

Peki şantaj ve tehditle görevlerinden belediye başkanlarını alan bu anlayış değil mi? İşte Balıkesir Belediye Başkanı Edip Uğur ağlayarak istifa etti. Hiçbir zaman bizimle yolu kesişmemiştir. Mesele o değil, ağlayarak istifa etti, “ailemi tehdit ettiler” dedi. Ailemi tehdit ettiler, mafyatik yöntemler, tehdit yöntemleri faşizmin yöntemleri değil mi? “Ben seni aday gösterdim” deyip işin içinden çıkamazsın. “Tehdit ediliyorsan mahkemeye git” diyerek de işin içinden çıkamazsın. Bir belediye başkanı “tehdit edildim” diyor, savcıların resen harekete geçmesi gerekir, kamu davasıdır bu. Uzun yıllar Adalet Bakanlığı yapmış Hükümet Sözcüsü çıkıp diyor ki git o zaman şikayet et. Lafa bak. Ne demek? Resen soruşturma başlatılması lazım. Ha şimdi Edip Uğur’un artık şikayet etme yükümlülüğü yoktur. Bu saatten sonra vebal onu istifaya zorlayanın omuzlarındadır. Balıkesir Belediye Başkanının ailesini tehditle ilgili iddianın vebali onu istifaya zorlayanın üzerindedir. Bir Belediye Başkanı korkudan istifa ediyorsa ve bunu ağlayarak ifade ediyorsa, o saatten sonra ona kimden korktuğunu açıkla deme hakkı kimsede değildir. Kim işaret ediyorsa sen istifa edeceksin diye, o aileyi tehdit etme töhmeti onun üzerindedir. O çıkacak, anlatacak. Bir korku rejimi yaratıldı. Herkes bunu biliyor. Herkes korkuyor herkes. Gazeteci yazmaya korkuyor, öğretim üyesi konuşmaya korkuyor, öğrenci sokağa çıkmaya korkuyor, herkes bir korku. Hakim karar vermeye korkuyor, savcı yargıya uygun soruşturma yapmaya korkuyor. Siyasetçi konuşmaya korkuyor. Böyle bir Türkiye tablosu yarattılar. Sendikalar korkuyor, dernekler korkuyor, odalar korkuyor, işadamı korkuyor, işçi korkuyor. Herkesin korktuğu bir ülke yaratmışsınız. Peki korku toplumu yaratmanın, korku düzeninin adı nedir? Faşist düzendir. Bunun adı faşizm değil de ne? Bunun sorumlusuna ne diyeceğiz?

BU KOPARILAN FIRTINA VE YARATILAN ATMOSFER DAHİ FAŞİZMİN KANITIDIR

Şimdi kimse konuşamıyor ama pazartesi gününden bu yana şunu görüyorum, konuşamayanlar huzur buldular. Bu çıkış konuşamayanlara huzur veren bir çıkış. İşte o korkanların ve konuşamayanların adına konuştum, konuşmaya da devam edeceğiz. Söyleyemeyenlerin sesi olacağız, dili olacağız, yürekleri soğuyacak ve onlar adına diktatörlüğe karşı kararlı bir duruş göstereceğiz. Koparılan fırtınayı gördünüz değil mi? Bu koparılan fırtına ve yaratılan atmosfer dahi faşizmin kanıtıdır. Bu düzenin faşist bir düzen olduğunun kanıtıdır. Bir taraftan trollerle yaratılan sosyal medyadaki taarruz, öbür taraftan yandaş havuz medyasının televizyonlarıyla beraber yarattığı taarruz- hatta sade kendi yaptıkları haberle yetinmiyorlar başka gazetelerinde nasıl haber yapması gerektiğinin talimatını veriyor, filanca gazete böyle haber yapmadı diye dündü herhalde Takvim gazetesinin sitesinde çıkmış Hürriyet’in haberine bak diyor Bülent Tezcan’la ilgili böyle haber yaptı diye Hürriyet’e de ayar vermeye çalışıyor- bir başka gazeteye de tehdit ederek ayar vermeye çalışıyor. Ondan sonra yargı üzerinden suç duyurularıyla ve soruşturmalarla mesaj yaratmaya çalışıyorlar. Bu nedir? Bu koparılan fırtına faşizmin estirdiği bir fırtına değil mi? Çok iyi biliyoruz böyle. Ama ona karşı mücadelede kararlılığımızdan hiçbir taviz vermeyeceğiz.

FAŞİZME KARŞI MÜCADELENİN BAYRAĞINI TAŞIMAYA DEVAM EDECEĞİZ

Değerli arkadaşlar, bu bir demokrasi mücadelesidir. Bu mücadele zor bir mücadeledir, bunu başta Sayın Genel Başkanımız olmak üzere bütün Cumhuriyet Halk Partisi kadrolarıyla veriyoruz, vermeye devam edeceğiz. Demokrasi mücadelesi faşizme karşı bir mücadeledir Türkiye’de. Faşizme karşı mücadelenin bayrağını taşımaya devam edeceğiz. Haklıyız, kazanacağız. Ne söylerlerse söylesinler bir adım geri atmadık, atmayacağız, haklıyız, kazanacağız. Sözümüzün ölçüsü ve ayarı ahlak ölçülerimiz içerisindedir. Kötü söz söylemeyeceğiz. Ahlak sınırlarının dışına çıkmayacağız ama siyasette söylenecek her şeyi kararlılıkla söyleyeceğiz. Siyaset dilimizin ayarının anahtarı onların elinde değil. Başkalarının siyaseten ne söyleyeceğinin anahtarı kendi ellerinde olabilir. Ama bizim dilimizin anahtarı onların elinde değil ve Türkiye’de yaratılan saray rejiminin toplumu sıkıştırmasından kurtaracak hareketin kararlı bir temsilcisi olmaya devam edeceğiz.

Bugün 1 Kasım 2017, 95 yıl geçti saltanatın kaldırılmasının üzerinden. 1 Kasım 1922 saltanatın kaldırıldığı o büyük gündür ve bugün ne yazık ki yeni saltanat sevdalılarıyla mücadele ediyoruz, ama biraz önce de söyledim tekrar ediyorum haklıyız, kazanacağız. Saltanat sevdalıları kazanamayacak.

Hepinize teşekkür ediyorum, sorularınız varsa alabilirim.

TARİHİN ÇÖPLÜĞÜ DİKTATÖRLERLE DOLUDUR

Soru- Mahir Ünal’ın dün yaptığı açıklamalar var. Büyükşehir Belediye Başkanlarının istifasıyla ilgili “Cumhurbaşkanımızın demokratik hakkı olan istifaya çağırma hakkını kullandı. Genel Başkanla ilgili Türkiye düşmanı güçlerle işbirliği yapmış siyasi bir aparat olarak siyasi tarihimizin çöplüğündeki yerini alacaktır” ifadeleri var. Bununla ilgili bir değerlendirmeniz olacak mı?

Bülent TEZCAN- Şimdi sondan başlayalım isterseniz, tarihin çöplüğü meselesinden. Tarihin çöplüğü diktatörlerle doludur. Tarihin çöplüğüne dönüp bakın diktatörlerden geçilmez, diktatörlere karşı mücadele eden demokrasi kahramanları ise her zaman tarihin şeref locasında yer almışlardır. Onun için tarihin çöplüğüne birileri gidecekse o kendi Genel Başkanlarıdır, tarihin şeref locasında yeri şimdiden ayırtılan biri varsa o da Adalet Yürüyüşünü yapan Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’dur, birincisi bu.

Gelelim diğer sorunuza, istifayla ilgili sanıyorum. Edip Uğur’un istifasını isteme hakkı vardır mı demiş, ne dediniz Genel Başkanlarının? Belediye Başkanları aday olurlarken partilerinin yetkisindedir, partileri aday yapar Belediye Başkanlarını ama Belediye Başkanlarını millet seçer. Bu bile nasıl bir anlayış içerisinde olduklarının işaretidir, çok açık işaretidir, ibret verici bir cevaptır aslında nerede olduklarını gösteren. Belediye Başkanı adayı yapmak, yaptığınız adayı seçilmeden önce çekmek sizin görevinizdir. Ona kimsenin diyeceği bir şey yok. O partinin işidir. Çünkü parti seçer adayları. Ama Belediye Başkanını millet seçer. Milletin seçtiğini sizin geri alma hakkınız yoktur. Kendini millet sanan anlayış tam da faşizme özgü bir anlayıştır. Milletle kendini özdeşleştiren anlayış tam da faşizme özgü bir anlayıştır. Bu bile ne kadar haklı olduğumuzu gösteriyor.

Teşekkür ederim arkadaşlar. 

CHPnet

SİTELERİ